İslam’da Söz Vermek

yorumsuz
1.286
İslam’da Söz Vermek

İslam’da Söz Vermek

İslam verilen söze uyulmasına çok dikkat etmiştir, öyle ki, müslümanlarla müslüman olmayanların belirgin özelliklerinden biri olarak sayılmıştır. Müslüman bir işi yapmaya söz verdimi, ne pahasına olursa olsun o işi yapmalı verdiği sözü yerine getirmelidir.

Böylece müslüman kesinlikle sözüne ve anlaşmalarına dikkat etmelidir, söz ve sözleşmelerini önemsemeyerek İslam emirlerine karşı duyarsız olmamalıdır.

O halde birisi sizden bir şey isterse düşünmeden ölçüp biçmeden onu yapacağınıza söz vermeyin. Söz vermeden önce o işi yapıp yapamayacağınızı iyi düşünün. Söz verdiğiniz adam size güvenerek program yapmıştır veya sorunun çözümü için sizin yardımınızı beklemektedir. Siz verdiğiniz sözü yerine getirmezseniz o kişiye kişisel, ailevi veya toplumsal açıdan telafisi mümkün olmayan zarar vermiş olabilirsiniz. Mümin bir müslüman ise bir din kardeşine herhangi bir zarar vermek istemez. İmam Ali (a.s) sözünde durmanın önemini ve değerini sözünde durmamanın ise çirkinliğini, iyi olmadığını vurgulamamak için bu buyruğunda konuyu farklı bir şekilde ele almıştır: “Sizden birşey istendiğinde yapacağınıza söz vermediğiniz sürece özgürsünüz/serbestsiniz”. Yani bu isteği kabul edip etmemekte serbestsiniz, özgürsünüz. Ama yapmaya söz verdiğiniz andan itibaren artık serbest değilsiniz, verdiğiniz sözü yerine getirmekle yükümlüsünüz.

Ne olursa olsun verdiğimiz söze, yaptığınız sözleşmeye uymak zorundasınız. Ama ne yazık ki günümüzde müslümanların en az önemsedikleri bazen de hiç önemsemedikleri şey verdikleri sözü tutmamalarındandır, adeta hiç bir taahhütte bulunmamış gibi davranmalardır. İşte müslümanların hayatı boyunca bedbaht olmasına yol açan şeylerden birisi de budur. Peygamber efendimiz (saa) verdiği sözü yerine getirmemeyi münafıklık belirtisi olarak addetmiştir. Yani böyle bir kişinin yaptığı ibadetler, maalesef yeterli değildir.

İman ve Doğru Konuşmak

“Doğru konuşmayı; sana zarar verse bile, yalan konuşmaya, sana yarar sağlasa bile tercih etmen iman belirtisidir.”

Gerçek mümin bir müslümanın, yani sağlam ve dürüst bir imanı olan kişinin, diğer imansız veya gevşek imanlı kişilerden ayırt edilebilecek belirtileri vardır.

Bu belirtilerden birisi de şudur ki: İmanlı (mümin) bir kimse gerçek yararı Allah’ın emirlerine itaat etmede ve gerçek zararı Allah’ın emirlerine uymamada görür. Allah bize daima doğru konuşan olmamızı, yalancılıktan kaçınmamızı emrettiği için imanlı bir müslüman hiçbir zaman bu emrin tersine davranmak istemez. Öyle ki eğer olur da doğruyu söylemek zararına ve yalan söylemek yararına olsa bile yalan konuşmanın yararından vazgeçer ve doğruyu söylemenin zararına razı olur,

Sözunde durmak tahhutune sahip cıkmak gercekten buyuk erdemdir. Günümüz hayatı içtimaiyesinde söz malesef ki eski dönemlerdeki kadar degerini koruyamamıştır. Ama bizler ahir zaman Ümmetleri olarak sözümüze sahip çıkıp yerine getirebilmeliyiz.

Yine başka bir husus da sudur bence dünya icin ahiretimizi feda etmemeliyiz. İslami kendimize uydurmayıp biz bizzat islami teammullere göre yasamalıyız.Yoksa bir zaman gelecek rüsvete hediye, saraba şıra ,faizede nema demeye baslayacagız…aslında vicdanımızda bu görüş yansımasını bulmayacak ,içimizi cayır cayır yakacak ama oryantalist bakışla …ya şimdi de böyle davranmak lazım gelecek…hayat sartları bunu gerektiriyor…cocuklarımın rızkını da kazanmam lazım ne yapalım yani….devir degişti…. cümlelerini ardı ardına duyacaksın…

Hayatımızı sürdürmek için iyi sosyal ve yaşamsal koşullara ulaşmak için çalışırız, çalışırız hep daha fazla çalışırız ihtiyaçlarımızı karşılasak dahi insanoğlu doyumsuz yinede daha fazla kazanır kendine olmadık ihtiyaçlar çıkartır para daha fazla para sahibi olmak için hep bir bahanesi vardır, olmasa da zaten bir şekilde üretir….Rabbimiz Kur’an’da şöyle bildirmiştir:

“Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya bayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.” (3/14)

“Her insan ölümü tadacaktır. Kıyamet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir, Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız.” (3/185-186; ayrıca bkz: 42/36-38)

“Mallarınız ve evlatlarınız bir fitne(sınav)dır; (Allah, onlarla sizi imtihan etmektedir.) Allah ise işte büyük mükâfat O’nun yanındadır. Öyle ise gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun, (O’nun öğütlerini) dinleyin, (O’na) itaat edin ve kendi iyiliğinize olarak (mallarınızı Allah uğrunda) harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, başarıya erenlerdir. Eğer Allah’a güzel borç verirseniz. Allah onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah karşılık verendir, halimdir (hoşgörülüdür).” (64/15-17; 8/28}

Yukarıdaki ayeti kerime meallerinde de oldugu gibi herşey CENAB I HAKKIN TAKTİRİYLEDİR…Biz ne zaman yanılırda bunları kendimizden sanarsak o zaman bu bitişimizdir.

Bu duruma beni derinden etkileyen bir sahabenin öyküsünü yazarak son vermek istiyorum….

Salebe, cami kuşu denecek kadar sofu bir insandı. Ne var ki, bir ara nefsinin ve şeytanın verdiği telkine uyarak ne pahasına olursa olsun zengin olma hevesine kapıldı. Hatta hayırlı ise olsun bile demiyor, sadece zengin olmayı kafasına koymuş bulunuyordu.

Bu yüzden tam üç defa Efendimiz (sas) Hazretleri’ne müracaat ederek zengin olmak için dua istemişti.

– Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, beni zengin ederse fakirin hakkını fazlasıyla da veririm, diyecek kadar da teminat vermişti.

Efendimiz (sas) Hazretleri ise “Şükrünü yaptığın az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır!” sözleriyle ikazda bulunmuşsa da, ısrarını sürdüren Salebe’nin istediği duayı nihayet yapmış:

– “Salebe’ye istediği malı ver ya Rab!” diye niyazda bulunmuştu.

O sıralarda koyun alan Salebe’nin sürüsü kısa zamanda öylesine çoğaldı ki, camiden çıkmayan Salebe, artık cumaya dahi gelemiyor, çölde sürüsünün peşinde sürüklenip gidiyordu.

Efendimiz (asv) artık camide görünmeyen Salebe’yi soruyor: “Çölde koyunlarının peşinde dolaşıyor.” denince de: “Yazık oldu Salebe’ye.” diye hayıflanıyordu.

Zekat ayetleri geldikten sonra Efendimiz (asv) servet sahiplerine zekat memurları gönderdi. Fakirlerin haklarını alıp hazineye getirecekler, oradan da muhtaçlara taksim edilecekti. Salebe’ye de zekat memuru gönderdi. Onu çölde sürüsünün peşinde bulan zekat memurları anlattılar

– “Malı çok olanların, kırkta birini yoksulun hakkı olarak ayırıp vermesi gerekiyor. Biz bunu alıp götürmek üzere geldik.”

Salebe, servet sahibi olduktan sonra değişmişti. Öyle her isteyene mal verecek kadar da ürkek biri değildi artık. Nitekim zekat memurlarına ağızlarının payını vermekte(!) çekinmedi:

– “Çölde aç susuz dolaşarak kazanan benim. Size ne oluyor ki gelip benden haraç istiyorsunuz? Bu sizin istediğiniz haraçtan başka bir şey değildir.” diyerek Resulüllah (asv)’ın gönderdiği zekat memurlarını eli boş çevirdi.

Salebe’nin zekat memurlarını reddini duyan Resulüllah (sas) Hazretleri:

– “Yazık oldu Salebe’ye!” diye üzüntüsünü tekrarladı.

Bu olay üzerine Tevbe Sûresi’ndeki ayetler geldi:

– “Münafıklardan bazıları da mal mülk verip zengin ettiği takdirde Allah’a daha çok itaat edip, fakirlere daha çok yardım edeceklerine söz verirler de, Allah onlara istediklerini ihsan edince verdikleri sözleri unuturlar, cimrilik edip yoksulun hakkını vermezler!”(Tevbe, 9/75 ve 76)

Ayetler, verdiği sözünde durmayarak yoksulun hakkını vermeyen Salebe’nin münafıklar sınıfına geçtiğini işaretliyordu. Bunu üzüntü ile anlayan bir yakını, gidip derhal zekatını vermesini, yoksa gelen ayetlerle münafıklardan biri olarak damgalanmış olacağını hatırlattı. Akrabasının bu zorlaması üzerine zekatını alıp Medine’ye gelen Salebe, Resulüllah Hazretleri’ne (asv) istenen yardımı getirdiğini ifade etti. Ancak Resulüllah üzüntülü bir eda ile:

– “Senin yardımını alamam artık Salebe, malınla geldiğin yere dön!” buyurdu.

Resulüllah’ın (sas) ahirete teşrifinden sonra Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’e de sırasıyla müracaat eden Salebe, malının zekatını getirmişti ama:

– “Resulüllah’ın kabul etmediğini biz de kabul edemeyiz.” diyerek, zoraki bir duyguyla getirdiği yardımını halifeler de almadılar.

Nihayet Hazret-i Osman (ra) zamanında, son nefeslerini verdiği sıralarda Salebe’nin kulaklarında Resulüllah’ın yaptığı ikazlar yankılanıyordu:

– “Şükrünü yaptığın az mal, şükrünü yapamadığın çok maldan hayırlıdır!”

Ama vakit çok geçti. Salebe zekatını gönül arzusuyla vermeyen cimri zenginlere ibret olacak bir örneği teşkil edecekti artık…..

Kazanma hırsıyla dünyaya dalan insanoğlu, kazandıklarının kendi özgücünden kaynaklandığı vehmine kapılabilir. Oysa rızkı veren ve onu genişletip daraltan Rabbimizdir. Kendiliğinden hiçbir şey ortaya koyamayan insanoğlu, ancak Rabbimizin verdiği imkânları kullanarak rızka ulaşır. Bu imkânlar kendiliğinden çekilip alındığı zaman çaresiz bir şekilde ortada kalakalır. Rabbimiz, ölçüsü, sünneti çerçevesinde rızkı kendisi tayin ediyor ve bazı kullarına bol rızık veriyor bazılarına da az. Fakat kendilerine bol rızık verilenlere bunun Allah’ın bir nimeti olduğu hatırlatılarak rızıkta eşit olmaları için kazandıklarından kazanamayanlara vermeleri istenmektedir:

“De ki: Doğrusu Rabbim, kullarından dilediğinin rızkını hem genişletir ve hem de ona daraltıp bir ölçüye göre verir; sarf ettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O, daha iyisini koyar, çünkü O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (34/39)

“Allah, rızıkta kiminizi kiminizden üstün kıldı. (Rızıkça) üstün kılınanlar, ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını verip de hepsi azıkta eşit olmuyorlar. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?” (16/71)

Rızkı bol verilenler aslında başkalarının kendisine emanet edilen rızıklarını yönetiyorlar. Kendilerine fazladan verilen kazancın gerçek sahibi onlar değillerdir. O mallar hak sahiplerine iletilmek için onlara bir emanet olarak verilmiştir. Acaba emanet yerine teslim edilecek mi; yoksa üzerine mi oturulacak? Gerçekten de zor bir sınav. Rabbimiz rızkı bol verilen insanlarda, rızkı az verilen insanların haklarının bulunduğunu Kur’an’da açıkça şu şekilde beyan ediyor:

“Onların mallarında yoksul ve ihtiyaç sahipleri için de bir hak vardır.” (51/19; bkz: 70/22-27)

Ulaş Salih ÖZDEMİR / Eğitimci- Yazar / Yazarın Diğer Yazıları
www.egitimedair.net / Eğitime dair ne varsa…


Etiketler: , ,
Eklenme Tarihi: 16 Mart 2016

Facebook Yorumları

Konu hakkında yorumunuzu yazın